An Bu Andır

Akıp giden zamanı takvime sığdıranlardan mısınız sizde? Kolunuzda taşıdığınız zaman makinasının insan eli değmiş suniliğini unutup, geçen saatlere, günlere, senelere anlam yükleyenler…Modern çağın, zaman yönetimi için sonsuz akış halinde olan yaşamı planlı dilimlere bölmesine alıştınız mı? Hayallerinizi, umutlarınızı ertelediğiniz günlerin elbet bir gün geleceğini düşündüren nedir size? Dünün, bugünün ve yarının zihninizdeki karşılığı, yaşadıklarınız, yaşıyor olduklarınız ve yaşayacaklarınızın başka bir adı mı?

İnsanın fark etmesi gereken belkide en önemli kavramlardan bir tanesidir zaman mevhumu. Doğduğun andan itibaren başlayan ve öleceğin güne kadar sürecek olan, bir çoğumuz için ölümden sonra da sonsuzluk adıyla devam edecek olan var oluş halini tanımladığımız bir kesit. Tarihsel süreç içinde çok başka isimler altında anlaşılmaya çalışılan, kum saatlerine sıkıştırılan, güneş takvimlerinde aranan, nesnesinin gölge boylarına yansıyan, insanın bir şekilde isim takmaya çalıştığı o sonsuzluğun ürpertici haline isim arayışı, zaman. Kafa karışıklığı işte tamda bu anda başlıyor. Oysa içinde yaşadığımız kainatın eylemlilik halinde devamlılığı, değişimi asıl olanken, hatta ve hatta uzayın başka noktalarında göreceliliğe göre zaman algısı değişiyorken, milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksinin mevsimlerinin değişimleri dahi ön görülemiyorken, bu kadar kendi içine genişlemiş var oluşu kolumuzdaki makinanın akrebiyle, yelkovanı arasına sıkıştırmamız neden?

Belkide dünya denilen gezegende varlık sürdürmek zorunda olan insan organizmasının duygusal korkularından kaynaklanıyordur buda, her arayışı gibi . Geçmişle ifade edilen bir yerlerde yaşanılan acının yükünü azaltmak için, herşeyin ilacı zaman diyebilmek için duvardaki takvimde akıp giden sayılara ihtiyaç duyduk. İnandık ki şu kadar vakit geçerse unutulacaktı herşey. Sabredilirse toprağa ekilen her tohum fidan olacaktı ve sanılacaktı ki o tohumun değişiminin asıl sebebi toprağın altında kaldığı süre olacaktı. Aslında süre değildi, aslında o tohumun genetiğinde olan başkalaşımın açığa çıkan potansiyeliydi , onun değişimini herşey gibi zamana bağladığımızdan beri, asıl olanın sanatsallığını ıskalayıp kalbimizi de soğuttuk. Bedendeki, kalpteki yaralar bir müddet sonra geçecekti. Beklenen gelecekti. Zamansızlığa ölenler kalbin zamansızlığında sonsuza kadar yaşayacaktı, özlenecekti, anılacaktı. İnsana dair olan her duyguyu bir kesite sığdırmayı bıraksak, duyguların zamansızlığında, onun sonsuzluğunda özgürleşecektik sanki.

Sabrı ve umudu gelecekle anlatmak, pişmanlığı ve kederi geçmişe bağlamak, eylemliliği ve materyalizmi şu ana bağlamak, kainatın sonsuzluğu ile duygunun sonsuzluğunu sadece dünyada tanımlanacak mevhumlarla bütünleştirmek, insanın kendisini hayat ile eşlemek için kurguladığı bir tiyatro gibi. Oysa yine devamlılık vardı hayatta, herhangi bir mevhuma sığmayan o muhteşem ahenk. Tarihin takvimlerinin kesitleri arasına sıkıştıralamayacak kadar özgürdü var oluş ve her an yenileniyordu.

İhtiyacımız yoktu gelip geçen herşeyin kronolojisini tutmaya, asıl olan devamlılıktı hani ya. Tek noktadan genişleyen gezegenin savrulduğu her bir köşesinde ayrı bir oluşla dans halindeyken yaşam, sen dünyanın zamanına sıkışıp kalamazdın. Huzurla yaşlanıp ölebilirsin, hatta yaşlanmadan da ölebilirsin, hatta ve hatta bebekken de ölebilirisin. Her ölümün erken olduğunu düşünmeden, ondan korkmadan, huzurla yaşlanabilmenin tek yolu ruhunda yaratacağın zamansızlıkta gizli. Bir kelebeğin ömrü sana verilseydi bir günlük olacaktın, bir çınar olsaydın asırlıktı köklerin. Dağ olsan, yağmur olsan, rüzgar olsan ölümsüzdün. Ancak sen insandın, duyguların ağır yükünü kalbinde taşımak zorunda olan. Bu nedenle sadece sana bağış edilmişti zamansızlığı algılayabilecek o derin sezgi. Ölümsüzlüğün sırrı o algıda saklıydı, kainatın her bir köşesine savrulmuş varlığının hiç bir takvime ihtiyacı yoktu. An bu andı. Bu anı yaşadığın kadar hayattaydın. Geçmişteki kaldıkça hüzünlü, geleceği düşündükçe kaygılı. An bu andı, burada ne geçmiş nede gelecek vardı sadece seninle her an değişimde olan eylemlilik hali mutluluğunun asıl adıydı. Anda yaşamayı öğrendiğin kadar mutlu, mutlu oldukça tamdın.

Sabrı ve umudu gelecekle anlatmak, pişmanlığı ve kederi geçmişe bağlamak, eylemliliği ve materyalizmi şu ana bağlamak, kainatın sonsuzluğu ile duygunun sonsuzluğunu sadece dünyada tanımlanacak mevhumlarla bütünleştirmek, insanın kendisini hayat ile eşlemek için kurguladığı bir tiyatro gibi değil mi? Oysa devamlılık vardı hayatta, herhangi bir mevhuma sığmayan o muhteşem ahenk. Tarihin takvimlerinin kesitleri arasına sıkıştıralamayacak kadar özgürdü var oluş. Bedenin yaşlanıp toprağına kavuştuğunda, dirhem dirhem dünyaya karıştığında, sana kalan korkularından arınmış, tamlık, hiçlik, gizem, inanç, şüphe, zerafet ve en nihayet zamansızlık olacaktı. Yani sen, sana göre ölecektin bana göre özgürleşecektin çünkü zamanın kallın zincirlerinden azad olacaktın. Ölümsüzlüğün adı zamansızlıktı anlayacaktın.

 

Sevgilerimle,
Uzman Klinik Psikolog Osman İLHAN
Bi Nefes Psikolojik Danışmanlık Merkezi

Takip Et & Beğen & Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir