UYAN!

Uyan!, Uyan!, Uyan! ….

Kulağa ilk gelişi ile uyan kelimesi çok iddalı bir kelime gibi duruyor değil mi? Gerçi emir kipi ile söylenen her kelime beraberinde ciddi bir konuyu da işaret edeceği için ve bu ciddi konu işitene bir çok sorumluluğu da yükleyeceği için, bizler nazik ses tonuyla olan hitapları daha çok tercih ederiz. Hatta ninni kıvamında,, yumuşak, desibeli az, emir kipi olmadan nazikçe, kulağa zar zor gelen fısıltı da. Hayır, bugün en güçlü tok sesi ile kalk koğuş emri veren komutan gibi size bağırıyor evren; uyan diye.

Uykudasın, hülyaların en tatlı makamındasın ama dünya ve dünyadan sonraki hayat senden bazı görevleri yerine getirmeni istiyor. O görevler neticesinde elde edeceğin deneyimler seni olgunlaştırıp büyütecek, hazır edecek bazı konulara. Bunun için uyanmalısın. Beş duyunla, ilhamınla, sezgilerinle, içinde barındırdığın kemalatın ile soğuk bir duş etkisi ile uyandırılmalısın sen, ben, biz…

 

Kim sıcacık yatağından kalkıp da yollara düşüp bir yerlere varmaya tam istekli olabilir ki diyebilir kimimiz. Sonuçta dışarıdaki dünya dünkü ile aynı işte kalkıp da farklı ne görebiliriz ki diyenleriniz olacaktır. Aslında haklısınız da. Dünya belli değişim periyotları hariç, çevresel ve teknolojik başkalaşmaları hariç belli zaman dilimleri için de aynılık özellikleri gösterir. Rutini ve bilinirliliği ona bir ay süre ile maruz kalana alışkanlık haline getirerek bilinir kılar. İnsanın adaptasyon yeteneği devreye girerek çevrenin bilinmezliklerini çabucak ortadan kaldırarak bilinir hale getirip ruhsal iç anksiyeteyi azaltmayı amaçlar. Sonuçta bilinmez olan bizi tehdit edebilecek dış etkenleri de getireceğinden güvensizliğe karşı çok hassas olan bizler için tahammül edilemezdir. O sebeple karış karış çevreyi öğrenir, dedikodulara kulak kabartır, belli bir süre çevreye beş duyunun bütün kapasitesi ile dalıp riskleri gördükten ve çözdükten sonra, tamam burası benim için güvenli diyerek uykuya dalarız. Uyumak sadece yatağa girip üzerimize battaniye çekmekle olmaz. Güvenli mahallesinden, çevresinden bir ömür çıkmadan yaşayanlar kadar uykunuz ağır olamaz. Onca yaşanacak şeye rağmen bir avuç içi dünyaya ruhu sığdırmak ciddi bir uyku severlik ile olur. O zaman iç sesinin değiş, kendini aşarak gerçekleştir, keşif et, üret ,sev, sevil ve git bir yerlerden yaratıcının sesini yakala mesajlarına muhatap olmazsınız. Uyursunuz mışıl mışıl hep aynı ninniyi dinleyip dinleyip.

Bu noktada kendini aşmak kelimesi en heybetli gerçekliği ile karşımıza çıkıyor. Belki de uyanık olmanın altın kurallarından bir tanesi olarak başı çekiyordur. Önemi ise şuradan gelir; doğumumuz ile birlikte, genetik hazır oluş ile sosyal çevremize doğarız. Genetik motivasyon ile birlikte insana dair bir çok öğrenmeyi gerçekleştirerek beyin loblarımızın hacmini genişletmeye başlarız. Dış uyaranlar, taklit ile çevredeki davranış-duygulanım-düşünce kalıplarını iç dünyamıza alarak sabitleriz. Okula gider içinde yaşadığımız genel kültürün ana öğretilerine vakıf oluruz. Dilimiz ile sözcükler açığa çıkarır iletişiriz. Ülkemizin dostlarını düşmanlarını öğrenip hiç tanımadığımız ve asla tanımayacağımız insanlara kin yada sevgi besleriz. Hangi yemekler hangi kıvamda yenir bilip damak tadımızı dahi zamanla öğrenerek oluştururuz. Öğrenmenin ise altın kuralı maruz kalmaktır. Beş duyu ile maruz kalınan her şey çocukluk çağı için en kolay öğrenme kayıtlarıdır. Mesela, ayda bir kapsülün içinde doğmuş olsaydınız dünyaya geldiğinizde yer çekimi size dehşet verici düzeyde şaşırtıcı gelebilirdi. Maruz kalınan her şey daha kolay öğrenilir ya, size karşı insanların yaşattığı travmalar, hüzünler,sevinçler gibi soyut duygular da bilincin soyut maruz kaldıkları uyaranlar olarak kayıt edilir ve hayata,insan ilişkilerine hepsinden önemlisi kendi öz sevginize bakış açınızı da şekillendirir. Kendini aşmak kavramı bu satırlara kadar olan kelimelerle ile oluşan ben diye tanımladığımız öz kimliğimizi iyi ve kötü yönleri ile ele alıp kontrollü bir şekilde baştan inşa etme süreci ile ortaya çıkar. İnşa etmek için benliğinizi kentsel dönüşüme sokmanız gerekir. Güzel olanı ortaya çıkarmak için bazen bir çok öğrenmenizi, koşullanmanızı, ön kabullerinize kepçe kürek saldırmanız gerekir. Çünkü çocukluk yaşantısı ile maruz kalınarak inşa edilen benliğin duygu-düşünce duvarlarını yıkmak, öğrenme kalıplarını değiştirmek zordur. En masum ve savunmasız çocuk beyni öğrendiklerine sıkı sıkı sarılma eğilimdedir ki bu öğrenmeler doğru, yanlış, acı verici olmasına bakılmaksızın içe alım yapılır. Çocuğun öğrenme şekli budur çünkü; maruz kaldığına yani dünyaya varoluş ile adapte olmaya çalışan organizma çevreyi bir sünger gibi içine çekip hapis eder ve böylece zaman, mekan, uzam üçgeninde fiziki varlığını somutlaştırarak karanlığa, boşluğa düşmekten kurtulur. Dünyada hacimsel varlığını hissetmek üzerine programlıdır her organizma sonuçta. Kendisini tanımladığı her değer yargısı ile hayat denilen ormana dalan yetişkin halinde ise yetersiz kaldığı, hazır oluşunun yetmediği durumlarla karşılaştığında çektiği ızdıraptan kendisini aşarak yada değiştirerek kurtulacağını fark eder insan. Geriye dönüp bakma, yetişkinlik yetenekleri ile felsefe ile, maneviyat ile, bilim ile kendisiyle uğraşması gerekir insanın. Uyanması gerekir. Yaşam akmıyordur, andaki varlığı yetersizdir, duygulanımı kısıtlı, tepkileri çok dünyasaldır. Beş duyusundan gelen verilerle işleyip yaşadığı hayatı haz vermiyordur. Görüyordur ki çevresindeki en küçüğünden en büyüğüne bütün hayvan alemi dahi kendi kapasiteleri dahilinde dış uyaranları alıp işleyip yaşıyordur. Ürüyor, doyuyor, guruplaşıyor, dünyaya adapte olup savaşıyor, öfke ve sevinç tepkileri veriyor, kıskanıyor ve ölüyordur. Aynı şekilde yaşayan bir çok insan gibi. Her insan bir hayvandır popülizmini bir yana bıraktığımızda hayvandan farklı yönlerimizi keşif ettiğimizde kendimizi aşma adımlarının en önemlisini gerçekleştiririz. Biliyor musunuz, olgunluk yolundaki en önemli adım insanın hayvanlar aleminden kendisini sıyırıp insan bilincine sıçraması ile oluyor. Bu zaman içindeki çabalarla olan bir olgu. Anne rahminden insan bedeni ile dünyaya doğmakla olmuyor. Bilinç, düşünce, iç hissiyat, ilahi reflekslerin gelişmesi ile şekillenen yeni bir hal ve doğduktan sonraki yaşamda kendini aşarak elde etmen gereken bir başarı bu. Hayvanlıktan kurtulup insan olmak, insansılar sınıfından sıyrılabilmek ilk başarı olarak karşımıza çıkıyor. Uyan ey gözlerim gafletten uyan! Bedenim, insan ruhum hayvan ilkelliğinde yaşamasından kurtulması için uyan ey gözlerim gafletten uyan! Diyenleri duymaya başlayın, onlar benliğinde kentsel dönüşüm başlatanlar hep… alışkanlıkları bırakıp, çevreyi terk edip, çok okuyup az uyuyup az yemek yiyip, az konuşup, çok gezip, geçmişi af edip, gelecekten korkmayıp, fakirlikten hiç korkmayı zenginlikle hiç şımarmayıp sağda solda dolaşıyorlar onlar işte. Git bul onları dost ol onlarla, onun boyandığı renk ile boyan….

 

Yaşamsal değişimin ateşini dışarlarda arayıp, hatta himalayalara tırmanıp nice yollar kat eden dervişlerle sohbetlerim oldu. Hepsi dışarda aradığım ama sonunda içimde şah damarımdan da yakınımda olan bir bilgeden bahsediyorlardı. Tabi duruma derinleştirmek için her zamanki bilim adamı merakçılığıyla sorduğum soruları geçiştiriyorlardı. Kaybetmekten çok ama çok korktukları bir olgunluğu keşif etmişlerdi. Anlatmaya çalışsalar değersizleşecek yada yanlış kulaklar duyup alay eder diye çok korkuyorlardı. Narin bir kuşu koca avuçlarına sığdırmaya çalışan bir dev gibiydiler bir çoğu. Öyle heybetli bir yaşamsal benlikle doluydular ki, fiziksel varlıkları yaşlı mı genç mi umrun olmazdı. Seneler boyu çabayla elde ettikleri o noktaya sığmış farkındalıkları yaşam kitabının en can alıcı yerine koyulan son nokta gibiydi. O noktadan büyük patlama olup alem genişledi sanki. O noktadan anne karnına düşen sperm insana dönüştü. O noktadan savaşlar çıktı barışlar geldi, mevsimler değişti, evrenler içre evrenler genişleyip yıldızlar parlaklaştı sanki. O noktaya tüm kainatı sığdırmış bir içsel olgunluğu göz bebeğinin siyah noktasına mühürlemiş dervişler tanıdım. Sana bakıp zan etmesi yeterdi yaşam dolman için. O noktayı doğru yerin üstüne kondursan kutsal bir kitap hazır halde avuçlarına gökten gelip sana tüm alemi okutacaktı sanki. O noktaya tüm varlığımı ve hiçliğimi sığdırıp sır ettim ve benle tam oldu bir oldu her şey aslımı gördüm, gerçekliğimi fark ettim diyenleri tanıdım. O noktada tüm gezegenler var oldu, zaman mekan kayboldu, göreceli olan her şey tek çizgide netleşti, net olan dalga olup müzik oldu. Ben dinledim ben çaldım o müzik ben oldum ve yaşam denilen oluşlarla nota oldum kainatın derinliklerinde çınladım diyenleri tanıdım. Tek bir olana kavuşmak ne güzelmiş deyip son nefesini veren bir hocam oldu. Sırrı toprakta onunla gömülü. Avucunda taşıdığı o narin kuş şimdi benim avuçlarımda, sıksam ölecek, salsam benden gidecek ben ne yapacağım şimdi bu kadar hassas, narin, bir sır ile diyenleri tanıdım. Ve onlardan kendini aşmak ve gerçekleştirmenin ne olduğunu gerçekten anladım. Kendilerini aşarak ulaştıkları o yeni yer onların en büyük sırrı olarak kalacak, sende ulaşırsan o yere kimseye söyleme sakın.

Başlangıçta bilmeye çalışıp arayan ben iken sonunda bilinmeye çalışılıp aranan sır ben oldum!!!!!!

 

Osman İLHAN

Uzman Klinik Psikolog-Toplum Bilimci

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.